Sürekli Uyum Sağlamak Neden İnsanı Yorar? Hayır Diyememenin Altındaki?

“Boş ver, sorun çıkmasın.”

“Ben uyarım.”

“Fark etmez, sen nasıl istersen.”

“Hayır dersem kırılır.”

“İstemiyorum ama şimdi bunu nasıl söyleyeceğim?”

Sürekli uyum sağlamak insanı yorabilir. Çünkü kişi zamanla yalnızca davranışlarını değil; duygularını, ihtiyaçlarını ve kararlarını da karşısındaki insanların tepkilerine göre düzenlemeye başlayabilir.

Kısa vadede tartışma çıkmaz. Kimse kızmaz ve ilişkide görünür bir sorun yaşanmaz.

Uzun vadede ise yorgunluk, isteksizlik, kırgınlık ve içten içe büyüyen bir öfke ortaya çıkabilir. Kişi bir süre sonra ne istemediğini bilse bile ne istediğini söylemekte zorlanabilir.

Bu nedenle temel soru yalnızca “Neden hayır diyemiyorum?” değildir.

Daha derindeki soru şu olabilir:

“Birine hayır dersem ne olacağını düşünüyorum?”

Sürekli uyum sağlamak neden yorucudur?

Arkadaş grubunda yapılacak planı başkaları belirler.

İlişkide tartışma çıkmasın diye rahatsız olunan davranışlar söylenmez.

Ailenin beklentilerine karşı çıkılmaz.

İş yerinde zaten yeterince sorumluluk bulunmasına rağmen yeni bir görev geldiğinde yine:

“Tamam, hallederim.”

denilir.

Dışarıdan bakıldığında kişi sakin, fedakâr ve anlayışlı görünebilir. Fakat dışarıdaki uyum her zaman içerideki huzur anlamına gelmez.

İnsan kendi isteğini sürekli geri plana attığında hayatını başkalarının taleplerine göre yaşamaya başlayabilir. Günlerini istemediği sorumluluklarla doldurabilir, dinlenmeye zaman ayıramayabilir veya ilişkilerinde gerçekten düşündüğü şeyleri saklayabilir.

Yorgunluk yalnızca yapılan işlerden kaynaklanmaz. Kişinin sürekli kendisini izlemesi de yorucudur:

“Bunu söylersem üzülür mü?”

“Bana kızar mı?”

“Beni bencil bulur mu?”

“Aramız bozulur mu?”

İnsan böyle yaşadığında dikkatinin büyük bölümü kendi ihtiyacından çok çevresindeki insanların tepkilerine yönelir.

Uyum sağlamak her zaman bir problem midir?

Hayır.

İnsan ilişkileri belirli ölçüde uyum gerektirir. Her isteğimizin her zaman gerçekleşmesi mümkün değildir.

Bazen arkadaşımız için planımızı değiştiririz.

Bazen partnerimizin isteğine öncelik veririz.

Bazen ailemize yardımcı olmak için kendi programımızı erteleriz.

Bazen iş yaşamının gerektirdiği sorumlulukları yerine getiririz.

Bunlar yakınlığın ve birlikte yaşayabilmenin doğal parçaları olabilir.

Sorun uyum sağlamanın kendisi değildir. Sorun, kişinin başka türlü davranamayacağını hissetmesidir.

Uyum sağlamak bir seçim mi, zorunluluk mu?

Bir insan:

“Bu kez senin istediğin olsun.”

diyebilir.

Bu cümle kişinin kendi isteğini bildiği fakat o anda karşısındaki insana öncelik vermeyi seçtiği anlamına gelebilir.

Başka biri ise aynı cümleyi söylerken içinden şunu geçiriyor olabilir:

“Bunu istemiyorum ama karşı çıkarsam beni sevmeyecek.”

İki davranış dışarıdan birbirine benzer. Ancak kişinin içindeki deneyim farklıdır.

Seçimle verilen bir “evet” ile korkudan verilen bir “evet” aynı değildir.

Bazen bunu anlayabilmek için kişi kendisine şu soruyu sorabilir:

“Hayır deme hakkımın olduğunu bilseydim yine de evet der miydim?”

Bazı insanlar neden hayır diyemez?

Hayır demek yalnızca bir isteği reddetmek değildir. Kişinin geçmiş deneyimlerine ve ilişki kurma biçimine göre çok daha büyük anlamlar taşıyabilir.

“Hayır dersem kırılacak.”

“Bana kızacak.”

“Beni artık istemeyecek.”

“Bencil olduğumu düşünecek.”

“Aramızdaki yakınlık bozulacak.”

“İyi bir insan böyle davranmaz.”

Bu düşünceler nedeniyle kişi istemediği bir şeyi kabul etmenin sonuçlarına katlanmayı, hayır demenin oluşturacağı duygusal rahatsızlığa tercih edebilir.

Çatışma ve reddedilme korkusu

Bazı insanlar için çatışma, iki kişinin farklı düşünmesi anlamına gelmez. İlişkinin sona erme ihtimali gibi hissedilebilir.

Partnerinin tercihinden farklı bir istekte bulunduğunda terk edilebileceğini düşünebilir.

Arkadaşına hayır dediğinde gruptan dışlanacağından korkabilir.

Yöneticisinin isteğini geri çevirdiğinde değersiz veya yetersiz görüleceğini hissedebilir.

Bu durumda kişi ilişkiyi koruyabilmek için kendi düşüncesini saklar. Fakat ilişki devam ederken kişinin ilişki içindeki görünürlüğü azalabilir.

Çünkü karşısındaki insan onun gerçekte ne istediğini, neye kızdığını veya neyi kabul etmediğini öğrenemez.

Kötü veya bencil görünme kaygısı

Bazı insanlar kendilerini anlayışlı, fedakâr ve yardımsever biri olarak tanımlar.

Bu özellikler değerlidir. Ancak kişinin kimliği bütünüyle bunların üzerine kurulmuşsa herhangi bir talebi reddetmek zorlaşabilir.

“Bugün yardımcı olamayacağım.”

demek yalnızca o günkü bir isteği reddetmek gibi gelmeyebilir.

Kişi bunu:

“Ben artık iyi biri değilim.”

şeklinde yaşayabilir.

Oysa iyi bir insan olmakla her talebi karşılamak aynı değildir. Kendi kapasitesini bilmek, dinlenmeye ihtiyaç duymak veya bir şeye katılmamak insanı kötü yapmaz.

Başkalarının duygularından sorumlu hissetmek

Birisi hayal kırıklığı yaşadığında hemen kararımızı değiştirmek isteyebiliriz.

Arkadaşımız üzüldüğünde planımızdan vazgeçebiliriz.

Partnerimiz kızdığında kendi ihtiyacımızı söylemekten pişman olabiliriz.

Ailemiz kararımızı onaylamadığında yoğun suçluluk yaşayabiliriz.

Karşımızdaki insanların duygularını önemsemek doğal ve değerlidir. Ancak onların bütün duygularını düzeltmekten kendimizi sorumlu tutmak farklıdır.

Bir insanın üzülmesi, her zaman bizim yanlış davrandığımız anlamına gelmez.

Karşımızdaki kişi sınırımızdan hoşlanmayabilir. Hayal kırıklığı yaşayabilir veya farklı bir karar vermemizi isteyebilir. Bu duyguları dinleyebiliriz; ancak yalnızca o üzülmesin diye kendi sınırımızdan vazgeçmek zorunda değiliz.

Çocuklukta öğrenilen uyum yetişkinliği nasıl etkileyebilir?

Çocuklar yaşamlarının ilk dönemlerinde yetişkinlere bağımlıdır. Bakım, korunma ve güvenlik için çevrelerindeki yetişkinlere ihtiyaç duyarlar.

Bu nedenle çocuk, bulunduğu ortamda hangi davranışların daha kolay kabul edildiğini fark etmeye başlayabilir:

“Uslu olduğumda herkes daha sakin.”

“Karşı çıkmadığımda sorun çıkmıyor.”

“Öfkelenirsem annem üzülüyor.”

“İtiraz edersem babam kızıyor.”

“Benden bekleneni yaptığımda takdir görüyorum.”

Bu deneyimler her çocukta aynı sonucu doğurmaz. Ancak bazı çocuklar için çevresindeki insanların isteklerini fark etmek, kendi isteklerini fark etmekten daha önemli hâle gelebilir.

Çocuklukta ilişkiyi ve güvenliği korumaya yardımcı olan bu uyum biçimi, yetişkinlikte arkadaşlıkların, romantik ilişkilerin ve iş yaşamının içine taşınabilir.

Uslu ve sorun çıkarmayan kişi olmak

Bir çocuğun sakin ve uyumlu olması tek başına bir sorun değildir.

Ancak çocuk hiçbir zaman karşı çıkmıyor, öfkesini göstermiyor ve kendi isteğini söylemekten kaçınıyorsa uyumun nasıl oluştuğuna bakmak gerekebilir.

Çocuğun sürekli uslu olmasının her zaman kendisini rahat ve güvende hissettiği anlamına gelmediği unutulmamalıdır. Bazı çocuklar kendisinden beklenenleri çok iyi öğrenirken kendi içinden gelen tepkileri geri plana atabilir.

Bu kişi yetişkin olduğunda da çevresinin ihtiyaçlarını kolayca fark edebilir. Fakat kendisine:

“Sen ne istiyorsun?”

diye sorulduğunda cevap vermekte zorlanabilir.

Kimliğin uyum üzerinden kurulması

“Sen zaten çok anlayışlısın.”

“Bizi hiç üzmezsin.”

“Her zaman yardımımıza koşarsın.”

“Sorun çıkarmayan tek kişi sensin.”

Bu ifadeler olumlu görünür. Fakat zamanla kişinin üzerinde bir role dönüşebilir.

Yıllarca anlayışlı olarak tanımlanan biri, anlayış göstermediği bir anda kendisini suçlu hissedebilir.

Her zaman yardım eden kişi, bir gün yardım edemediğinde:

“Artık değiştin.”

sözünü duyabilir.

Bu durumda kişi yalnızca bir isteği reddetmez. Kendisine ve çevresine yıllardır sunduğu kimliğin dışına çıkmış olur.

Sınır koymak bu nedenle yalnızca karşıdaki insanla değil, kişinin kendisini nasıl tanımladığıyla da ilgili olabilir.

İnsan kendi isteğinden nasıl uzaklaşır?

İnsan genellikle kendi isteğini bir anda kaybetmez.

Bu süreç daha sessiz ilerleyebilir.

Önce:

“Bu seferlik önemli değil.”

der.

Sonra:

“Onun için daha önemli.”

diye düşünür.

Bir süre sonra:

“Ben zaten çok önemsemiyorum.”

demeye başlar.

Yıllar sonra biri:

“Peki sen ne istiyorsun?”

diye sorduğunda gerçekten cevap vermekte zorlanabilir.

Çünkü dikkati uzun zamandır dışarıya yönelmiştir:

“O ne ister?”

“Benden ne bekliyor?”

“Nasıl davranırsam sorun çıkmaz?”

“Bunu söylersem nasıl tepki verir?”

Bu sorular sürekli öne çıktığında kişinin kendi duygularına ayırdığı alan daralabilir.

Kendi isteğini yeniden fark etmek her zaman büyük kararlarla başlamaz.

Bugün ne yapmak istiyorum?

Bu davete gerçekten katılmak istiyor muyum?

Bu sorumluluğu alabilecek durumda mıyım?

Bu konuşma biçimi beni rahatsız ediyor mu?

Fikrim gerçekten bu mu?

Bu sorular, kişinin kendi deneyimiyle yeniden temas kurmasına yardımcı olabilir.

Sürekli evet diyen insan neden öfkelenebilir?

İçerideki “hayır” ile dışarıda söylenen “evet” uzun süre birbirinden ayrı kaldığında öfke birikebilir.

Kişi zamanla çevresindeki insanların kendisini kullandığını düşünebilir:

“Herkes benden bir şey bekliyor.”

“Kimse beni düşünmüyor.”

“Her şeyi ben yapmak zorundayım.”

“İnsanlar ne kadar bencil.”

Bu düşüncelerin gerçek bir karşılığı bulunabilir. Bazı insanlar gerçekten kişinin sınırlarını ihlal ediyor veya fedakârlığını kötüye kullanıyor olabilir.

Ancak bazen başka bir soru da önemlidir:

“Ben istemediğim şeylere ne kadar hayır diyebiliyorum?”

Sınırımızı hiç göstermediğimizde karşımızdaki kişi o sınırın nerede olduğunu anlayamayabilir.

Bu nedenle biriken öfkenin bir bölümü kişinin kendisine de yönelebilir:

“Neden yine kabul ettim?”

“Neden kendimi savunamadım?”

“Neden baştan ne istediğimi söylemedim?”

Söylenmeyen ihtiyaçlar zamanla ani öfke patlamalarına, ilişkiden uzaklaşmaya veya hiçbir açıklama yapmadan iletişimi kesme isteğine dönüşebilir.

Hayır demek bencillik midir?

Her hayır bencillik değildir.

Nasıl her evet iyilik anlamına gelmiyorsa her hayır da sevgisizlik anlamına gelmez.

Bazen hayır demek kapasitemizi kabul etmektir:

“Bugün gelemeyeceğim.”

“Bu sorumluluğu alamam.”

“Bunu yapmak istemiyorum.”

“Bu şekilde konuşulmasından rahatsız oluyorum.”

“Bu konuda sana katılmıyorum.”

Bu cümlelerin amacı karşı tarafı cezalandırmak değildir. Kişinin ilişkide kendi ihtiyaçlarını ve sınırlarını da görünür hâle getirmesidir.

Elbette hayır dediğimizde karşımızdaki kişi üzülebilir. Ancak birinin hayal kırıklığı yaşaması, bizim mutlaka yanlış bir karar verdiğimizi göstermez.

Fikir ayrılığı neden tehlikeli hissedilebilir?

Bazı insanlar için farklı düşünmek, ilişkinin tehlikeye girmesi gibi hissedilir.

Bu nedenle:

“Ben bunu farklı düşünüyorum.”

demek yerine sessiz kalabilirler.

Partnerinin istediği yere giderler.

Arkadaş grubunun kararına katılırlar.

Ailelerinin uygun gördüğü seçimi yaparlar.

Fakat yakınlık her konuda aynı düşünmek değildir.

Daha güvenli bir ilişkide kişi:

“Bu konuda sana katılmıyorum ama seninle ilişkimi sürdürebilirim.”

diyebilir.

Farklılığın ardından ilişki devam ettiğinde kişi önemli bir deneyim kazanır:

“Kendi fikrimi söylemem, sevginin ve yakınlığın sona ermesi anlamına gelmiyor.”

Sağlıklı sınır nasıl ifade edilebilir?

Sınır koymak her zaman sert konuşmak veya ilişkiye mesafe koymak değildir.

Sınır, kişinin neyi yapabileceğini, neyi yapamayacağını ve hangi davranıştan rahatsız olduğunu açıklamasıdır.

Hemen cevap vermemek

Hayır demekte zorlanan kişiler bazen kendilerinden bir şey istendiğinde otomatik olarak:

“Tamam.”

diyebilir.

Ardından pişmanlık yaşayabilirler.

Hemen cevap vermek yerine şu cümleler kullanılabilir:

“Programıma bakıp sana döneyim.”

“Bunu biraz düşünmem gerekiyor.”

“Şu anda kesin bir cevap veremem.”

Bu kısa duraklama, kişinin karşısındaki insanın beklentisinden önce kendi kapasitesini değerlendirmesine alan açar.

Kısa ve açık konuşmak

Sınırın anlaşılabilmesi için uzun ve karmaşık olması gerekmez:

“Bu akşam gelemeyeceğim.”

“Şu anda yeni bir sorumluluk alamam.”

“Bu konu hakkında konuşmak istemiyorum.”

“Bunu yapmak benim için uygun değil.”

“Ben bu konuda farklı düşünüyorum.”

Kısa konuşmak kabalık değildir. Açık bir kararın belirsizleşmesini engelleyebilir.

Gereğinden fazla açıklama yapmamak

Hayır dedikten sonra uzun açıklamalar yapmak bazen kararı tartışmaya açabilir.

Kişi karşısındaki insanı ikna edebilirse hayır deme hakkına sahip olduğunu düşünebilir.

Oysa her sınırın karşıdaki kişi tarafından haklı bulunması gerekmez.

“Bugün gelemeyeceğim.”

cümlesi bazı durumlarda yeterlidir.

Gerekli olduğunda kısa bir gerekçe paylaşılabilir. Ancak kişinin kendi sınırını ifade edebilmesi için mahkeme karşısındaymış gibi kendisini savunması gerekmez.

Suçluluk duygusuna dayanabilmek

Yıllardır insanları memnun ederek ilişki kuran biri ilk kez sınır koyduğunda rahatlamayabilir.

Tam tersine suçluluk, kaygı ve pişmanlık yaşayabilir.

“Acaba fazla mı sert konuştum?”

“Keşke kabul etseydim.”

“Beni yanlış anlayacak.”

Bu duygular sınırın yanlış olduğunu kanıtlamaz. Kişinin alıştığı ilişki biçiminin dışına çıktığını gösterebilir.

Suçluluk ortaya çıktığında hemen karardan vazgeçmek yerine şu soru düşünülebilir:

“Gerçekten yanlış bir şey mi yaptım, yoksa birini memnun etmediğim için mi suçlu hissediyorum?”

Her şeye karşı çıkmak çözüm müdür?

Hayır.

Sürekli uyum sağlamanın karşıtı, bütün istekleri reddetmek değildir.

Amaç:

“Artık kimse için hiçbir şey yapmayacağım.”

demek değildir.

İlişkiler hem uyumu hem de farklılığı taşıyabilir.

Bazen karşımızdaki kişi için geri adım atarız.

Bazen kendi isteğimizi savunuruz.

Bazen uzlaşırız.

Bazen fikrimizi değiştiririz.

Bazen de açıkça hayır deriz.

Önemli olan davranışın yalnızca korku ve zorunlulukla değil, mümkün olduğunca farkında olunan bir seçimle gerçekleşmesidir.

Ne zaman psikolojik destek düşünülebilir?

Zaman zaman hayır demekte zorlanmak tek başına psikolojik bir problem bulunduğu anlamına gelmez.

Ancak kişi kendi kararlarını sürekli başkalarının tepkilerine göre veriyorsa, hayır dediğinde yoğun suçluluk yaşıyorsa veya istemediği sorumlulukları tekrar tekrar üstleniyorsa bu örüntünün değerlendirilmesi yararlı olabilir.

Şu durumlarda psikolojik destek düşünülebilir:

İnsanları memnun etmek için kendi ihtiyaçları sürekli erteleniyorsa,

sınır koymak yoğun kaygı ve terk edilme korkusu oluşturuyorsa,

kişi ne istediğini fark etmekte zorlanıyorsa,

ilişkilerde biriken öfke ani patlamalara dönüşüyorsa,

iş, aile ve arkadaşlık ilişkilerinde aynı örüntü tekrarlanıyorsa,

başkalarının duygularından bütünüyle sorumlu hissediliyorsa,

istemediği hâlde sürekli fedakârlık yapılıyorsa,

uyum sağlama biçimi günlük yaşamı ve kişinin iyilik hâlini belirgin biçimde etkiliyorsa.

Bireysel danışmanlık sürecinde amaç kişinin çevresindeki herkese hayır demesini sağlamak değildir. Kendi isteğini fark etmesini neyin zorlaştırdığı, çatışmanın onun için ne anlama geldiği ve sınır koyduğunda neden yoğun suçluluk yaşadığı birlikte değerlendirilebilir.

Uyum sağlamak ile kendinden vazgeçmek aynı değildir

İnsan başkalarına ihtiyaç duyar.

İlişki kurar.

Uyum sağlar.

Fedakârlık yapar.

Bazen kendi isteğini erteler.

Bunların tamamı yakınlığın doğal parçaları olabilir.

Fakat kişi ilişkisini koruyabilmek için sürekli olarak düşüncelerinden, ihtiyaçlarından ve sınırlarından vazgeçmek zorunda hissediyorsa uyum giderek yorucu hâle gelebilir.

Dışarıdan herkes memnun olabilir.

Fakat içeride kişi kendisinden uzaklaşabilir.

Bu nedenle temel soru:

“Başkalarına uyum sağlamalı mıyım?”

değildir.

Daha açıklayıcı soru şudur:

“Uyum sağlarken kendime ne oluyor?”

Bir ilişkide bazen:

“Bu kez senin istediğin olsun.”

diyebilmek değerlidir.

Fakat aynı ilişkinin içinde:

“Ben bunu istemiyorum.”

diyebilmek de gerekir.

Kendi sesimizi bulmak, başkalarının sesini susturmak anlamına gelmez.

Sağlıklı uyum bazen şu iki cümlenin aynı ilişkide bulunabilmesidir:

“Seni duyuyorum.”

“Kendimi de duyuyorum.”

Cevap Ver

Henüz onaylanmış yorum yok.

Yorum yazmak için hesabınızla giriş yapabilirsiniz.

Google ile Giriş Yap